Demokrat Köşe Yazarları ve Yazıları






Google Reklam
Genel Bilgiler
  • Ana Sayfa
  • Tarihçe
  • Nüfus
  • Sosyo Ekonomik Yapı
  • Sosyo Kültürel Yapı
  • Kültür Sanat
  • Arkeoloji Müzesi
  • Kuş Cenneti Milli Parkı
  • Festival
  • Seçim Sonuçları
  • Bandırma Resimleri
  • Bandırma Vapuru
  • Haberler
  • Son Dakika Haberleri
  • Gazeteler
  • Ulusal ve Yerel Gazeteler
  • Köşe Yazıları
  • Kent Haritası
  • Harita
  • Ulaşım
  • Ulaşım
  • Otobüs Seferleri
  • Tren Seferleri
  • İDO Seferleri
  • İDO Telefon Numaraları
  • İstanbullines Ro Ro Seferleri
  • Tramola Ro Ro Seferleri
  • ORSA Ro Ro Seferleri
  • Tekirdağ RoRo Seferleri
  • Önemli Telefon Numaraları
  • Resmi Kurumlar
  • Sağlık Kurumları
  • Okullar
  • Muhtarlar
  • Yerel Basın
  • Bankalar
  • Taksi Durakları
  • Bandırmaspor
  • Tarihi
  • Kuruluşu
  • Kulüp Başkanları
  • Teknik Direktörler
  • Maç Fikstürü
  • Resimleri
  • Turkcell Süper Lig Maç Fikstürü
  • Firmalar
  • AB Gıda
  • Bağfaş
  • Banvit
  • Bandırma Mermer Sanayi
  • Bandırma Limanı
  • Bozlar Piliç
  • ETİ Maden Bor ve Asit
  • Kocaman Balıkçılık
  • Şeker Piliç
  • Rotem
  • Gayrimenkul
  • Emlak
  • Müteahitlik Hizmetleri
  • Mortgage Kanunu
  • Emlak Vergisi Kanunu
  • Tapu Kanunu
  • Emlak Alırken Dikkat
  • Nakliye
  • Ambar
  • Evden Eve
  • Şehirlerarası Nakliyat
  • Şehiriçi Taşımacılık
  • Sinema
  • AROG - Bir Yontmataş Filmi
  • Video Görüntüleri
  • Türkçe Olimpiyatları
  • Şeker Piliç Tanıtım Filmi
  • Canlı Yayın Tv
  • Canlı Tv Yayını - 24 Tv
  • Tv Net Canlı Tv Yayın
  • Habertürk Canlı Yayın
  • Yerel Ulusal ve Yabancı Tv.ler
  • Kütüphane
  • Şifalı ve Doğal Bitkiler
  • Şifalı Sular ve Kaplıcalar
  • Balıklı Kaplıca - Doktor Balıklar
  • Çamur Banyosu - Kaplıcaları
  • Müzikle Tedavi - Ruhsal Terapi
  • Taşlar - Bioenerji Taşları
  • İletişim
  • İletişim
  • Canlı Radyo - TRT Fm
    Günlük Basın - Manşetler

    Demokrat Köşe Yazarları ve Yazıları

    Sen Bir Tanesin Nazlı Hanım
    Sabah Gazetesi - Nazlı Ilıcak

    Anayasa çiğnendi
    Et kokarsa tuzlarız... Ya tuz kokarsa?.
    Anayasa Mahkemesi, anayasanın 148 ve 153'üncü maddelerini ihlâl etti. 148. maddeye göre, Mahkeme, anayasa değişikliklerini sadece şekil yönünden inceleyebilir. Şekil yönünden incelemenin ne anlama geldiği de kanunda açıkça belirtilmiştir: Oylama nisabının tutup tutmadığına, iki müzakere arasında yeterli sürenin verilip verilmediğine bakılır. Bu açık hükme rağmen, Anayasa Mahkemesi, anayasa değişikliğini iptâl etti; esasa girdi . Gerekçe olarak da, anayasanın "değişmez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez" 2. maddesine (laiklik ilkesine) aykırılığı gösterdi.
    Başörtülü kızların üniversitede okuması, laiklik ilkesine aykırıysa, dünyanın bütün üniversitelerinde böyle bir yasak bulunmadığına göredemek -vah vah-Türkiye'den başka laik bir ülke kalmadı.
    Ya sadece, Türkiye "laiktir ve laik kalacaktır" ya da bir ihtimal "tuz kokmuştur."
    Anayasanın 153. maddesinde de, "iptâl kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz" deniliyor. Ama Anayasa Mahkemesi açıkladı. Aynı maddede, "Anayasa Mahkemesi, kanun koyucu gibi hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak şekilde hüküm tesis edemez" düzenlemesi de mevcut.
    Bu suretle, iptâl kararının Meclis iradesinin tam tersine bir sonuç vermemesi isteniyor. Ama nafile... Meclis yasağı kaldırıyor; Anayasa Mahkemesi yasak koyuyor.
    Ne güzel demiş atalarımız: "Et kokarsa tuzlarız... Ya tuz kokarsa?"
    Kimse düşünememiş ki, Anayasa Mahkemesi anayasayı ihlâl ederse ne yapılacak diye?

    "Değiştirilemez" maddeler
    Anayasanın 2. maddesinin değiştirilememesi, değiştirilmesinin teklif dahi edilememesi ne anlama geliyor? Bu hüküm, 12 Eylül askeri yönetimi tarafından konuldu. 1961 Anayasası'nda, sadece "Devlet şeklinin cumhuriyet olduğu hakkındaki anayasa hükmü değiştirilemez, değiştirilmesi bile teklif edilemez" düzenlemesi mevcuttu.
    1961 Anayasası ile 1982 Anayasası'nın 2. ve 3. maddeleri, birbirinden farklı. 1961 Anayasası'nın 2. maddesinde, cumhuriyetin nitelikleri arasında "Atatürk milliyetçiliğine bağlılık" yok. 3. maddesinde de, "İstiklâl Marşı" ile "beyaz ay yıldızlı bayrak" yer almıyor. Bu cümleler, 1982 Anayasasıyla 2. ve 3. maddelere ilave ediliyor. Kısacası 12 Eylül darbecileri, 27 Mayıs darbecilerinin yaptığı anayasanın 2. ve 3. maddelerini değiştiriyor ama, kendilerinin koyduğu hükümleri, milli iradeyi temsil eden parlamentonun değiştirmemesini, anayasanın 4. maddesiyle teminat altına alıyor.
    Denilebilir ki, "Değiştirilemezden kasıt, sadece laiklik de dahil cumhuriyetin nitelikleridir." Hiç de öyle değil. AK Parti Hükûmeti, 2. ve 3. maddenin metinlerini aynen muhafaza etmiyor diye, Türkiye'de kıyamet koparılmadı mı? Ayrıca, 8'ini Ahmet Necdet Sezer'in atadığı 9 yargıcın laiklik anlayışını milletçe kabul etmek zorunda mıyız? Başörtülü kızlar, üniversiteye, "hizmet almak" için gidiyor. Tıpkı hastaneye, vergi dairesine gittikleri, tıpkı otobüse bindikleri, tıpkı mahkemelerde hakim önüne çıktıkları gibi... Vergi dairesinin, hastanenin, mahkemenin kapısından girerken başlarını açıyorlar mı? Veya otobüse binerken peruk mu takıyorlar?
    Laiklik, aynı zamanda din ve vicdan özgürlüğünün teminatıdır. Türkiye, hakimler oligarşisini mutlaka aşmalıdır ve aşacaktır.
    Sabah Gazetesi - 08.06.2008
    Cengiz Çandar
    Demokrat Yazar Cengiz Çandar
    Referans Gazetesi - Cengiz Çandar

    Y-muhtıra, dam üstünde saksağan ve AP'nin Türkiye Raporu
    Önce Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun bildirisi geldi, zehir zemberek. Nitekim, kimileri bunu "y-muhtıra" yani "yargı muhtırası" diye nitelemekte gecikmedi. Yargıtay Başkanlar Kurulu, ilk bakışta, "düğün değil, bayram değil; eniştem beni niye öptü" dedirtecek içerikte bir bildiri yayınladı. "Yargı erkine sistemli saldırılar"a dikkat çeken, "yargı bağımsızlığının tehlikede olduğu"na değinen ve "Cumhuriyet'in temel niteliklerinin tartışmaya açıldığı"ndan dem vuran bir bildiri. Bununla kalsa neyse; hükümetin "anayasa değişiklikleri" niyetine karşı çıkan ve hükümeti "yargı reformu taslağı"nı Olli Rehn'e gösterdiği iddialarına atıf yaparak, kınar tarzda bir bildiri. Yüksek yargı organlarından biri, belirgin biçimde "yürütme"ye karşı tavır alıyor ve dolayısıyla kimilerinin "y-muhtıra" hükmünü doğrular bir görüntü vermiş oluyor. CHP, vakit geçirmeden, Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisini destekledi. Adalet Bakanı M. Ali Şahin ise, aynı bildiriyi "dam üstünde saksağan" diye niteledi. Adalet Bakanı'nın sözleri şöyle: "Böyle bir açıklama yapmayı gerektiren bir olgu ortada yokken, böyle bir açıklama yapmanın mantığını anlamıyorum. Bu bildiri tam ‘dam üstünde saksağan' olmuştur." Bakan, bildiriyi "siyasi amaçlı" olarak değerlendiriyor. İçeriğine, uslubuna, hedefine ve en çarpıcısı, CHP'nin vakit geçirmeden bildirinin üstüne atlamasına bakılırsa, akla başka bir şey de gelmiyor. Yargıtay damgalı böyle bir bildirinin yayınlandığı haberi bana verildiği vakit, ben de, ister istemez, "Ne oldu? Niye şimdi?" diye zamanlamasını sorgulamıştım. Dikkatimi çeken anayasa değişikliği niyetlerine karşı çıkmasıydı. Zira, hükümet, bir "yeni sivil ve demokratik anayasa" niyetini, seçimlerin hemen ertesinde ortaya koymuş ve "kapatma davası"ndan hayli önce rafa kaldırmış ve yakın geçmişte bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan, böyle bir niyetleri olmadığını altını çize çize tekrar etmişti. Türkiye'nin demokratik kamuoyunun hükümeti, yeni anayasadan yan çizmekle eleştirdiği bir sırada, Yargıtay'ın tam da sanki yeni bir anayasa çalışması yapılıyormuş gibi hükümeti eleştirmesinin "zamanlaması" haliyle soru işaretlerini beraberinde getirir. Bu bakımdan, ister istemez, her makul düşünce sahibi, böyle bir çıkışı "dam üstünde saksağan" olarak görebilir.
    ***
    Hükümet, çeşitli "sinyaller"den anlaşıldığı kadarıyla, el altından "kapatma davası"na ilişkin "uzlaşma" ararken ve bu amaçla "anayasa değişiklikleri"ne elini sürmeyeceğini açıklamışken, böyle bir bildiri yayınlanmasını neye yormak gerek? Akla ilk gelen, "uzlaşma"ya yolları tıkamak amacına. Yani, bu bildiri ile acaba "Sen, ne yapsan kapatılacaksın. Tayyip Erdoğan da yasaklanacak" mesajı mı verilmek isteniyor? Türkiye, son zamanlarda, Batı dünyasının güçlü "demokratik denetimi" altına alınmaya başlandı. İngiltere, Kraliçe'sini gönderdi. Anglo-Sakson dünyanın yani "demokrasinin beşiği"nin- devleti, "kapatma davası"nın "demokrasi ile bağdaşmadığını" yeterince açık biçimde ve bir dizi "simge" ile dışa vurdu. Avusturya Cumhurbaşkanı Heinz Fischer şu sırada Türkiye'de ve her vesile ile "kapatma davası"nı ve "bunun kapatmayla sonuçlanmasının kabul edilemeyeceğini" gündeme getiriyor. Bu kuvvetli vurgunun, "kapatma yandaşları"nın Jörg Heider seçimine sürekli atıf yaptığı ülkenin, Avusturya'nın cumhurbaşkanından gelmesi hayli ilginç. Washington'dan gelmekte olan "sinyaller"in rengi de "sarı ışık"tan "kırmızı ışık"a dönmeye başlamışken, Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun "CHP onaylı" bu çıkışını, "yerel güçler"in "katı direnişi" olarak anlamak çok mu yanlış olur acaba? Adalet Bakanı M. Ali Şahin'in, bildiride eleştirilen yeni anayasa taslağı üzerindeki çalışmaların devam edeceğini belirtmesinden ve "O taslaktır. 5 yıllık bir yol haritasıdır. Geri çekilmeyecektir. Zamanla tartışılarak, uzlaşılarak içi doldurulacak. Hiç kimse merak etmesin" demesiyle "merakımız" giderilmiş olacak mıdır? Hükümetin, "demokratikeşme" konusunda kararlılığından emin olsak, sorun yok. Ancak, Yargıtay bildirisi ve Adalet Bakanı'nın "dam üstünde saksağan" nitelemesiyle vardığımız nokta, tam olarak Türkiye'de "hukuk"un şirazesinden çıktığı ve alabildiğine "siyasileştiği"dir.
    ***
    Asıl "yol gösterici" olması gereken, Avrupa Parlamentosu'nun dün 62 hayır, 61 çekimser oya karşılık 467 oyla kabul ettiği "Türkiye Raporu". Hükümete, türbanla ilgili anayasa değişikliği girişiminden 1 Mayıs'a ilişkin tutumuna uzanan yelpazede izlediği rota konusunda bir dizi eleştiri getiren "Türkiye Raporu"nda "yeni sivil anayasa hazırlığı çalışmasında sivil toplumun geniş katılımının sağlanması", "parlamentodaki çoğunluğa dayanarak reformlarda kararlı davranmasının, Türkiye'nin modern demokratik refah toplumuna dönüşümünde hayati önem taşıdığı" gibi tavsiyelerde de bulunuluyor. Ayrıca, "Ak Parti'nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasının sonuçlarından endişe duyulacağı" ifade ediliyor. Hangi alanlarda reform hamlesinin yapılması gerektiği bir bir sıralanıyor. Avrupa, Türkiye'yi "demokrasi"ye davet ediyor. Türkiye'de yargı, yürütmenin, demokrasi yolunda yarı-gönüllü adımlarına, niyet safhasında iken bile karşı çıkıyor. Ülkenizin ve toplumunuzun esenliğinden yana olsanız, Avrupa Parlamentosu'nu mu, kendi ülkenizin Yargıtay'ını mı daha güvenli bulursunuz? Hangisi "vatanseverlik" sayılır?
    Referans Gazetesi - 22.05.2008
    Hasan Celal Güzel
    Sayın Hasan Celal Güzel
    Radikal Gazetesi - Hasan Celal Güzel

    Jüristokrasiye karşı demokrasi mücadelesi (1)
    Anayasa Mahkemesi, 1961 Anayasası’ndaki yetkisini aştığı için 1971 Anayasa tâdillerinde şekil şartıyla sınırlanan yetkisine rağmen 1975, 1976, ve 1977 yıllarında dört anayasa değişikliğini şekil gerekçesiyle iptal edince, 1982 Anayasası’nda ‘şekil denetimi’ tanımlanarak sınırlandırılmıştır. AYM’nin 5 Haziran Kararı, son çeyrek yüzyılda anayasa değişikliği konusunda verilmiş tek iptal kararıdır. 5 Haziran Kararı, 1980 öncesi verilen iptal kararlarından tamamiyle farklıdır. Zira, bu kararla Anayasa Mahkemesi, kendisini ‘kurucu irade’ olarak kabul etmekte ve demokratik millet iradesinin yerini alarak, ‘Milli irade benimdir’ demektedir. Olay apaçık ortadadır. 5 Haziran 2008 tarihinde, Türkiye’de bir rejim değişikliği meydana gelmiş; milli egemenliğe ve millet iradesine dayanan ‘demokrasi’nin yerini, atanmış hâkimlerin egemenliğine dayanan ‘jüristokrasi’ almıştır. Halkın deyimiyle bu bir ‘yargı darbesi’dir. AYM’nin Demirel ve Sezer tarafından atanan 9 üyesi, CHP tarafından açılan dâvaları, genellikle CHP’nin istediği yönde karara bağlamış ve tarafsızlığını yitirerek peşin siyasi görüşlerine göre hüküm vermiştir.
    ***
    Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı ‘meşru değildir’ ve ‘yok hükmünde’ dir. Şöyle ki: 1. AYM bu kararıyla ‘Anayasa’yı ihlâl etmiş ve suç işlemiştir’. Anayasa’nın 148. maddesinde, AYM’nin anayasa değişikliğini esastan denetleyemeyeceği açıkça hükme bağlanmışken, bu hükme aykırı hareket edilmiştir. 2. Anayasa’nın 148. maddesinin 3. fıkrasında ve AYM’nin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanun’un 55. maddesinin 1. fıkrasında, AYM üyelerinin görevleriyle ilgili suçlardan dolayı yargılanması, gene Yüce Divan sıfatıyla AYM’ye verildiği için, bu takdirde neticenin ne olacağı malûmdur. 3. Bu vahim kararla, Anayasa’nın ‘Egemenliği’ düzenleyen 6. maddesi açıkça ihlâl edilmiş ve egemenliğin kullanılması 9 kişiye bırakılmıştır. Ayrıca, bu dokuz kişi, kaynağını Anayasa’dan almayan bir Devlet yetkisi kullanmıştır. 4. Bu kararla, ‘kuvvetler ayrılığı ilkesi’ ihlâl edilmiş ve Anayasa’nın ‘yasama yetkisi’ni düzenleyen 7. maddesine göre, TBMM’nin ‘devredilemez’ yasama yetkisi tecavüze mâruz kalmıştır. Gene, Anayasa’nın 153. maddesinin 2. fıkrasına aykırı olarak AYM, kanun koyucu gibi hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis etmiştir. 5. AYM, Anayasa değişikliğiyle güçlendirilen 10. maddedeki ‘kanun önünde eşitlik ilkesi’ni ve ‘Eğitim ve öğrenim hakkı’nı iptal ederek çağdışı ve antidemokratik bir anlayışta olduğunu göstermiştir. 6. En önemlisi de, Anayasa Mahkemesi, artık tarafsız bir mahkeme olmaktan çıkıp, TBMM’nin üstünde ayrı ve egemen bir siyasi güç hâline gelmiştir. Bu bir rejim değişikliğidir.
    ***
    ABD’de 1932 yılında Başkan Roosevelt, ‘New Deal’ reform programını engelleyen Yüksek Mahkeme için, ‘Milletçe öyle bir noktaya geldik ki, Anayasayı Mahkemeden kurtarmak için harekete geçmek zorundayız’ diyordu. Ne yazık ki Türkiye de bugün buna benzer çok kritik bir noktaya gelmiştir. Anayasa Mahkemesi üyelerinin büyük çoğunluğu, TBMM’nin yasama yetkisini gasp etmiş, kendisini ‘kurucu irade’ olarak ilân edip TBMM’nin ve millet iradesinin yerine geçmiştir. Vaziyet şudur: Bir tarafta, CHP-DSP’nin, Meclis’in yüzde 20’sine tekabül eden 111 üyesi ile siyasallaştırılmış yargı, AYM ve ordu içindeki darbeci güçler; diğer tarafta, AK Parti, MHP, DTP, BBP ve ÖDP’nin, Meclis’in yüzde 80’ini oluşturan 438 üyesi ve millet iradesi var. Bu durumda, TBMM’nin 5’te 4’lük çoğunluğunu elinde bulunduran, milletin ekseriyetini ve meşruiyeti temsil edenlerin teslimiyetçi davranmamaları ve jüristokrasiye karşı demokrasinin mücadelesini vermeleri kaçınılmazdır. Aksi takdirde, halkın önüne çıkıldığında, verilen yetkinin niçin kullanılamadığı izah edilemez. Ayrıca, altını çizerek belirtelim ki, bu demokrasi mücadelesi sadece AK Parti’nin mükellefiyetinde değildir; TBMM’deki demokrasiye inanan bütün üyelerin millete karşı borcudur. Dünkü Radikal Gazetesi’nde İsmet Berkan’ın çağrısına önem vermeliyiz. Biz de, ‘Gerçek demokrasi, hemen şimdi!’ diyoruz.
    Radikal Gazetesi - 10.06.2008
    Mehmet Altan
    Mehmet Altan
    Star Gazetesi - Mehmet Altan

    Cumhuriyet, Demokrasi kavgası...
    Türban konusunda...
    Anayasa Mahkemesi, kendi varlık nedeni olan Anayasa’yı neden çiğnedi?
    Tarhan Erdem bu soruya dün şöyle cevap veriyordu:
    Anayasa Mahkemesi üyelerinin, Anayasa değişikliklerinin ancak şekil bakımından denetlenebileceğini, kararın toplumdaki kutuplaşmayı hızlandıracağını bildiklerini kabul etmeliyiz.
    Üyelerin Mahkeme’nin görev ve yetkilerini tanımlayan, Anayasanın 148’inci maddesine aykırılığını bilerek bu kararı verdikleri bence çok açıktır.
    Mahkeme’nin konuyu, ‘yasaların anayasaya uygunluğu denetimi’ görevi içinde değil, ‘Cumhuriyet’in korunması’ görevi içinde ele aldığını sanıyorum.
    Sorulması gereken Mahkeme’nin bu yetkisinin olup olmadığıdır. Gerçekten Anayasa Mahkemesinin, ‘Cumhuriyeti koruma ve kollama görevi’ var mıdır?
    Adı konulmuş olsun ya da olmasın, Anayasa Mahkemesi kurulduğundan bugüne ‘Cumhuriyeti koruma görevini’ üstlenmiş bir kurumumuzdur, bu siyasal görevin siyasal sonuçları olması doğaldır. Son kararda dokuz üyenin vicdani kanaati, böyle bir görev anlayışı içinde oluşmuştur.’
    ***
    Dün, bizim star’da.. Anayasa Mahkemesi’nin resmi sitesinden üretilmiş önemli bir haber vardı. Anayasa Mahkemesi, hatırlanacağı üzere 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında kurulmuştur. Anayasa Mahkemesi’nin resmi sitesinde ‘Meclisin yetkilerini kötüye kullanmasını engellemek’ için kurulduğu yazılıymış... 1960 İhtilaline kadar geçerli olan 1924 Anayasa’sında ‘Parlamento’nun üstünlüğü’ esastı. Meclis, egemenliğini ortaksız kullanıyordu... ‘Parlamento’nun üstünlüğü’ 1924 Anayasası’nın en temel özelliği idi... Askeri darbeyle birlikte Meclis egemenliğine birçok ortak geldi... Onlardan biri de Anayasa Mahkemesi idi.
    Mahkeme’nin kuruluşuyla ‘Meclis üstünlüğü’ sona ermişti. Mahkeme, 1961 yılında ‘Parlamento’nun yetkilerini kötüye kullanması durumunda denge oluşturmak için’ kurulmuştu...
    ***
    Anayasa Mahkemesi’nin anayasayı çiğneyerek aldığı türban kararı, yasama ile yargı arasındaki anayasal ilişki açısından değerlendiriliyor.
    Sağlıklı bir ülkede Anayasa Mahkemesi, yasama ve yürütmenin faaliyetini ‘anayasa’ açısından denetler... Bizdeki gibi kendini ulusal egemenliğin bir ortağı yapmaz... Çünkü oralarda ‘evrensel hukuk’ hákimdir.
    ***
    Bizde ise asıl olan hukuk değil... Geçerli olan, içinde demokrasi barındırmayan ‘Kemalist Cumhuriyet’... Anayasa Mahkemesi neyi koruyor? ‘Kemalist Cumhuriyet’i’.
    Peki ‘demokratik cumhuriyet’ ne olacak?
    Demokrasi ne olacak?
    ***
    İçinde bulunulan kriz, ‘tek parti cumhuriyetini demokrasiye karşı kalkan gibi kullanan’ anlayışın ‘yasamayı’ katlayıp bir yana koyma girişimidir.
    1961’de askeri darbe ile kurulan bir kurum, 2008 yılında gene bir darbeyle oluşan 1982 Anayasa’sını çiğneyerek, 12 Eylül anlayışıyla el sıkışmış oluyor...
    Bu kriz nasıl aşılır? Yahut aşılabilir mi?
    Şimdi çok vurgulanmasa da Ak Parti’nin vahim hataları ve baştan sona yanlış olan türban süreci, Ankara’daki ‘cumhuriyetçi’ anlayışın ‘demokrat’ yaklaşımı saha dışına itmesine çok yardımcı oldu.
    ***
    Hálbuki... 22 Temmuz sonrasında ne kadar da umutluyduk. Öyle ki seçimden tam bir ay sonra 22 Ağustos’da ‘Yeni Dönem’ başlıklı yazıda ben umudumu şu cümlelerle dile getiriyordum:
    ‘Ancak... ‘Yeni dönem’i tanımlayabilmek açısından en önemli iki konudan biri ‘sivil’ bir anayasa... İkincisi, Türkiye’nin AB süreci.
    Sivil anayasa, 12 Eylül rejiminin tümüyle tasfiyesi anlamına gelecek.
    AB süreci ise toplumsal dönüşümü, üretim biçiminin modernleşmesini, demokratikleşmenin ekonomik alt yapısının doğmasını hızlandıracak.’
    Hiç bir şey yapılmadı. Cumhuriyet’i demokratikleştirmekten vazgeçince...
    Eski Ankara hortladı.
    ***
    Ne yapılabilir? Iskalanan fırsatlar yeniden yaratılabilir mi? Böyle bir irade var mı?
    Kamu ihalelerinde saydamlaşmayı sağlayacak olan AB standartlarına hala direnen bir Ak Parti eski günlere döner, devrimci ve reformcu olabilir mi? Umutlu olmak kolay değil.
    ***
    Yasama ve yürütme yapar mı, yapmaz mı bilemem ama... Tek parti zihniyetine dayalı radikal bir cumhuriyetçiliğe karşı yapılması gereken evrensel bir demokrasinin kurallarını ‘simgeler’ üzerinden değil, ‘ilkeler’ üzerinden hayata geçirmek.
    Bunun amentüsü olarak da ‘temel hak ve özgürlükleri’ pusula edinmek. Hukuk yerine cumhuriyeti... Demokrasi yerine tek parti ilkelerini... Hepimize dayatmaya başlanılan İttihat ve Terakki anlayışının tek panzehiri var:
    ‘Demokratik cumhuriyeti savunmak ve gereğini yapmak’... Hiç kırıtmadan evrensel hukukun normlarına sahip çıkarak bunu içselleştirmek. 12 Eylül’e topyekün savaş açmak...
    AB’nin ipine sarılmak...
    Bugün olmaz ise yarın...
    Ama mutlak ve muhakkak bunu yapmak zorunluluğu var. Bunlar yapılmayınca neler olduğu umarım anlaşılmıştır.
    Daha önceki öneriler duyulmadıydı da...
    Star Gazetesi - 10.06.2008
    Mustafa Karaalioğlu
    Mustafa Karaalioğlu
    Star Gazetesi - Mustafa Karaalioğlu

    Tartışmanın yol haritası
    Anayasa Mahkemesi’nin hukuku susturan iptal kararının geride ne denli tartışmalı sonuçlar bırakacağı, tartışmaların stresinden ve ‘kalite’sinden anlaşılıyor. Kararı savunmakta güçlük çekenler içerik tartışmasını bırakmış, eleştirenleri eleştiriyorlar. Anlayışla karşılamak lazım; 10 ve 42. maddeleri iptal kararını savunmak bugün de güçtür, görünen o ki gelecekte de öyle olacaktır.
    Çünkü mesele, bu maddelerin içeriği veya bizatihi iptali değildir.

    Hem kararın taraftarları hem de karşıtları, herkes yaşananların gerçek sebebinin ne olduğunun farkındadır. Her şey fazlasıyla siyasettir; siyaset de epeyidir centilmenlik dışına çıkmıştır. Tartışmayı sertleştiren, gerilimi artıran ve ülkeyi bir kriz tablosuna mahkum eden de bu centilmenlik dışına çıkıştır. Böyle olduğu için de ortadaki durum için fazlasıyla keskin ve bir demokraside gündeme gelemeyecek kavramlar kullanılmaktadır. Özellikle son bir yıllık dönemde yaşananların bir hukuk darbesi olduğunun söylenmesi gibi... Daha öte ne söylenebilir, başka ne analiz yapılabilir!

    Belli ki demokrasi ve bütün olarak parlamenter sistem sıkıntı yaşamaktadır.

    Böyle zamanların kendine has bazı pratikleri vardır.

    Herkes fikrini, düşüncesini söylerken, bazıları da çarpıtma, provokasyon ve gerilimi bir kışkırtmaya dönüştürmenin yollarını arar. Geçmişte, hatta yakın geçmişte bunun örnekleri vardır. En ağır ve kışkırtıcı senaryoların gündeme geldiği ve hatta uygulanabildiği; ülkenin çeşitli yerlerinde provokatif girişimlerin tespit edildiği artık bir sır değildir.

    Son aylarda merkez siyasetin dilinin keskinleşmesi, basit konuların bile en ağır kavramlarla çatıştırılması doğal olarak sıradan insanlar üzerinde de tedirginlik oluşturmaktadır.

    Bazılarının dumanlı havalara ilgisi fazla görünüyor...

    Tartışmayı, konuşmayı, fikir mücadelesini sevmedikleri, benimsemedikleri için çarpıtmayı ve yaftalamayı tercih ediyorlar. Yaklaşık bir yıldır siyasete karşı çatışma dilinin geçerli olması, siyasete ve demokrasiye karşı apaçık savaş çığlıkları atılması ve bazen ölçünün tamamen kaçırılarak kendileri gibi düşünmeyenleri hedefe koyması artık olağan bir duruma dönüşmüştür. Sadece sözde kalmadı, örgütlenmeye kadar varan çılgınlıklar da yaşandı.

    Bütün bu gerginlik siyasetine ve gerginliği kaşımaya niyetli unsurlara rağmen toplumun sağduyuyu elden bırakmaması belki de Türkiye’nin en büyük sermayesidir. Ne kadar zorlanırsa zorlansın serinkanlılığın bozulması ihtimali de yoktur.

    Türkiye’nin bu denli ağır, sert ve gergin konuları ard arda, sıradanmış gibi tartışıyor olmasının tek sebebi ve garantisi toplumdaki tolerans potansiyelidir. Eğer tartışma kontrolden çıkarsa da herkesin öncelikli görevi yeniden o kontrolü sağlamak olmalıdır.

    Böylesi durumlarda tek risk provokasyonlardır.

    Yerleşik değerlere, hukuka, teamüle ve işbirliğine güvenin azaldığı ortamları tahrik için elverişli bulanların varlığı unutulmamalıdır. Daha geçtiğimiz yıl bugünlerde Amerika’da konuşulan Hudson senaryoları bir illüzyon değildi. Tartışmalar sertleştikçe bundan tahrik vazifesi çıkarmak isteyenlerin iştahı da o kadar kabarıyor. Olup bitenler elbette tarih nezdinde kayda geçecektir. Elbette bütün yaşananlar demokrasi ölçüsüne vurulacak ve hiçbir olay, hiçbir karar tarihin o acımasız yargısından kurtulamayacaktır. Ülke bugün neden sancılı günler yaşamakta, gerilim nereden kaynaklanmakta; bunların analizi de yapılacaktır. Hem de derinlemesine, objektif yöntemlerle ve de titizlikte...

    Üstelik, tarihin bu yargısı gelişen dünyanın hızına paralel olarak çok kısa sürede ortaya çıkıyor. Gerçekleri öğrenmek, neyin neden yapıldığını anlamak için on yıllarca beklememize gerek kalmıyor.

    Konuşmanın, tartışmanın ve soğukkanlılıkla demokrasiyi beklemenin zamanıdır.

    Star Gazetesi - 10.06.2008
    Eser Karakaş
    Eser Karakaş
    Star Gazetesi - Eser Karakaş

    367 nasıl aşıldıysa bu da aşılır ama...
    Geçen sene bu tarihlerde Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararını konuşuyorduk; bu sene yine yaz başı gündemini Anayasa Mahkemesi türban kararı oluşturuyor.

    Ama unutulan küçük bir detay aradan geçen bir senede 367 meselesinin her anlamda tarihe karıştığı gerçeğidir.

    27 Nisan muhtırası ve 367 tuhaflığı 22 Temmuz seçimleri ve arkasından gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı referandumu ile tarihe karıştılar; hem 27 Nisan muhtırası hem de 367 kararı doğrudan, Sayın Gül’ün Çankaya’ya çıkmaması içindiler ama bu iki tuhaflık 2007 yazı demokrasi rüzgarının önünden kuru yaprak gibi savruldular.

    Türban kararı bence 367’den de tuhaf bir karar; Anayasa Mahkemesi iki maddede gerçekleştirilen anayasa değişikliğini Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen ikinci maddedeki laiklik ilkesine aykırı buluyor.

    Bu kararı ve tartışmaları madde numaraları ve hukuk terminolojisi içine hapsetmeden değerlendirmek gerekiyor; reşit, kamu hizmeti üretmeyen yani dış görünüm olarak kamu hizmetinin tarafsızlık ilkesini zedelemesi mümkün olmayan üniversiteli kızların başlarına koydukları bir örtü nedeniyle devletin laiklik ilkesini yani yasama, yargı ve yürütme erklerinin kaynağında değişmez dinsel inançların olmaması gerektiği ilkesini zedelediklerini düşünmek gerçekten inanılabilir bir durum değildir.

    Türkiye demokrasisi 27 Nisan ve 367 tuhaflıklarını aştığı gibi bu matematiksel tutarlıktan ve saydamlıktan yoksun kararı yine demokrasi ve daha çağdaş bir hukuk devleti zihniyeti ile aşacaktır, buna kimsenin kuşkusu olmasın.
    * * *
    Ancak; 27 Nisan ve 367 tuhaflıklarının aşıldığı gibi bu son kararın da aşılması TBMM ve içinden çıkan yürütme erkinin kamusal yaşamın her alanında evrensel referanslı demokrasi, laiklik ve hukuk devleti kavramlarını bugüne dek ön plan çıkardığından çok daha fazla benimsemesinden ve uygulamasından geçmektedir; siyasette doğru olanın yani çağın hukuk devleti ve demokrasi trendlerine uygun pozisyonların orta vadede bile engellenmesi mümkün değildir.

    Burada yapılması gereken bence çok açıktır; Türkiye’de kendini, demokrasi ve hukuk devleti kavramlarının önüne geçen bir ulusalcılık ile tanımlamaya gayret eden kesim kamusal yaşamın çeşitli alanlarında özgürlük ve zenginlik potansiyellerini hızla aşağıya çekerken, daha fazla demokrasi ve hukuk devleti talep edenler bu sarmala takılmamalı, bu sözde ulusalcıların yasakçı zihniyetine başka yasaklar ile cevap vermek yerine AB standartlarını zorlayan bir özgürlük ve demokrasi rüzgarını kalıcı kılmalıdırlar.

    Her kesimin eline geçirdiği güç kadar kendi makbul ve gerekli yasaklarını yaşama geçirmek isteyeceği bir Türkiye ancak bir cehennem olabilmektedir; CHP, Anayasa Mahkemesi, vs gibi kurumlara egemen zihniyetten özgürlük açılımları konusunda artık zaten ümit kesilmiştir ama özgürlüğe daha fazla muhtaç kesimlerin de kendi doğruları istikametinde başka alanlarda aynı zihniyete yönelmeleri ortaya tam bir cehennem sarmalı çıkarmaktadır.

    AKP için en uç olabilecek bir örnekten özellikel hareket edersek, İstanbul Lambda derneğinin, yani eşcinsellerin şiddet dünyasından çok uzak biraraya geldiği bir platformun mahkeme kararı ile kapatılmasına tepki vermeyenlerin benzer sınırlamalarla birgün karşılaşmaları da mukadder olabilmektedir.

    Bugün yaşadığımız Türkiye hem eşcinsellerin derneklerinin kapatıldığı hem de reşit üniversiteli kızların başlarına taktıkları bir örtü nedeniyle yükseköğretim haklarından mahrum bırakıldığı bir Türkiye’dir ve bu gidişat çağın ruhuyla da uyumlu olmadığı için hepimizi çürütmektedir.

    Lütfen kimse bana eşcinsellerin örgütlenme özgürlüğü ile yükseköğretim görme hakkının aynı şeyler olmadığını söylemesin zira bu şiddet içermeyen pozisyonlara yönelik yasakçı ve marazi zihniyetin nerede başlayacağı, nerede biteceği gerçekten belirsizdir.

    Türkiye’nin 2008 fotoğrafı hem bir eşcinsseler derneğinin hem de türbanın on gün içinde yargı kararlarıyla yasaklandığı bir ülke fotoğrafıdır.

    Devlet muhafazakarlığı işte tam da budur, yarın kime çarpacağı meçhuldür ama görüntü bir tımarhane görüntüsüdür.

    Star Gazetesi - 08.06.2008
    Google Reklam
    Reklam
    Reklam
    Reklam
    Günlük Basın - Manşetler

    Reklam
    Google Arama Motoru

    Özel Arama